10 Temmuz 2011 Pazar

İstenmeyen Kanatlılardan Kurtulma Yöntemleri

Hemen hemen hepimizin problemidir eve giren kanatlı istenmeyen misafirler. Bu veletler özellikle yaz aylarında doluşurlar pencereden, balkon kapısından içeri. Çünkü, hem çoğu sadece yaz ayları aktif uçucudur hem de yaz aylarında yaşadığımız yüksek sıcaklıklar bizi kapı, pencere açmaya iter ve bu da, özellikle geceleri odada yanan ışıkla birlikte, istenmeyen misafirlere davetiye verir. Şimdi, bu kanatlılar neden ışığa doğru uçup, etrafında daireler çizer diye merak etmişseniz öncelikle buna verecek yanıtım geçen yaz okuduğum NTV Yayınları'ndan bir kitapta vardı. Bu kanatlı böcekler, düzgün yol alıp alamadıklarını güneşten, aydan, yıldızdan, yani ışıklı ve nispeten sabir referanslardan kontrol ederlermiş. Bu kanatlı, güzelce uçarken odamızdaki lambaya denk geldiğinde "Ulen galiba yanlış uçuyorum!" diyerekten kendini düzeltmeye çalışır, en sonunda da kendini lambamız etrafında daireler çizerken bulurmuş. (Dikkat: O kendini düz gidiyor sanıyor) Neyse, her insanın kendine göre bu kanatlılardan kurtulma yönetimi vardır ve bunların çoğu da ölümlüdür. Ancak başlıktan da anlaşılacağı üzere burada kurtulma yöntemlerinden, geliştirdiğim iki metoddan bahsedeceğim sadece. Öldürmeyi neden tercih etmek istemiyorum? Çünkü, o böcek pistir ve elini veya onu vuracağın herhangi birşeyi ona bulaştırmak istemezsin, duvarı bile. İşin merhamet boyutu da var tabi, önemsiz de olsa küçük çaplı da olsa, bir hayata son veriyorsun işin sonunda.    


Hemen üst taraftaki fotoğrafta gördüğünüz sinekçik geçen ay odama girmişti. Aslında pek de sinekçik denmez çünkü gayet büyük birşeydi. O bir karasinek değil, daha ötesi. Gözleri kırmızı kırmızı olup gövdesi gri-yeşil karışımı renkte olanlardan. Eskiden tütün vagonlarında çok rastlardık bunlara. Dışarıda, vagonlarda kurumaya bekletilen tütün, yağmur geldiğinde naylonla kaplanır. Bu sinekçikler de oraya sığınırdı. Özellikle yağmur sonrasında vagona gittiğimizde, bu sineklere çok rastlardık ve naylon arasında sıkıştırıp taşla ezerdik. Çok caniydik! Neyse, bu dev sinek odama girdiğinde telaşa kapıldım çünkü bir şekilde onu odadan atmak zorundaydım. İki yıl öncesi olsaydı, muhtemelen bunun odama girişini çok tınlamayacaktım çünkü o zamana kadar sadece sivrisineklerin ısırdığını sanıyordum. Bir gece birlikte aynı odada uyuduğum karasinek beni delik deşik edince anladım gerçeği geç de olsa. Bir sivrisinek ısırığından çok daha fena ısırıyormuş ve de kaşıntısı bir 3 gün boyunca devam etmişti. Bu bir karasinek değildi ama o riski alamazdım. Önce, pencereyi ve kapıyı açarak kurtulmaya çalıştım ancak o, gitmemekte ısrar ediyordu. Abartısız bir 10 dakika uğraştım nafile. En sonunda artık o kadar tepem attı ki kapıya konduğu anda, defterimi alarak onu fotoğrafta da gözüktüğü gibi kapıya yapıştırdım. Orantısız güç dedikleri bu olsa gerek ama başka bir seçeneğim yoktu açıkçası. Eğer yavaş bir hamle yapsaydım o, darbe inmeden çoktan kaçmış olacaktı. Bu arada, minik bir bilgi; o kalıntılar tek sinekten. Nasıl bir şiddetle vurmuşsam artık, iki parça oldu zavallı. Küçükken unutmam, tarlalarda çok lagot olurdu. Biz ona lagot derdik, başka bir adı var mı bilmem. Çok tuhaf irice bir böcektir, kıskaçları falan da vardır kendi halince. İşte, ben küçükken bunların bir tanesine çubukla çok şiddetli bir darbe indirmiş ve üçe bölmüştüm! Şimdilerde, lagot çok azaldı hatta belki de yoktur. Lanet olası tütünleri kestiği için tarım ilaçlarıyla köklerini kuruttular. Eh iyiliğimize birşey yapıyor işte lagot, ne istiyorsun ondan? Yok! Neyse bizim sinekle ilgili tek tesellim, ölümünün gayet hızlı ve acısız olmasıydı. Birkaç ay önce odama giren bir karasineği kovalarken yanlışlıkla elimle çarpmış ve bir kanadını kırmıştım. Sonrasında da o haliyle pencereden aşağıya atmıştım. Nasıldır acaba şimdi... akıbeti ne olmuştur bilmiyorum, düşünmek de istemiyorum...

Geçen akşam odaya başka bir karasinek girmişti. Bu sefer öldürmek gibi bir niyetim hiç yoktu, çünkü şu bir önceki sineğin temizlenmesi bile baya bir zamanımı almıştı. Odanın ışığını kapayarak, kapıyı açıp, salondaki (aslında salon bile değil antre orası!) (dairemizin planı çok tuhaf, birgün onu da şeyedecem) ışığı yakarak oraya yönelmesini beklemeye koyuldum kapı başından da içeri bakarak. Birden ekranın üzerinde bir karartı farkettim. Bilgisayarın ekranı açık ve ışıklı olduğundan, sinek ona konmuştu hemen karanlıkta. Yaklaştım, evet oydu. Ancak nasıl alacaktım onu ekrandan? Aklıma o gün aldığım kuruyemişin boş kartonu geldi. Lambayı açtım ve o kartonu buldum. Lambayı açışımla sinek havalanmıştı ancak kapatışımdan hemen birkaç saniye sonra tekrar ekrana kondu. Ben kartonun açık tek tarafını üzerine götürene kadar sadece ekran üzerinde dolaşarak kaçmaya çalıştı. Uçmayı denemedi bile ve kolayca hapsoldu. Biraz sallayarak iç tarafa uçmasını sağladım ve hızlı bir hamleyle kutunun açık tarafını elimle kapadım. Sonrasında da uzun kollarım vasıtasıyla pencereden güvenli bir uzaklıkta özgürlüğe uçurarak kurtulmuş oldum sinekten.

Dün akşam da odama hemen üst sağdaki resimde de görebileceğiniz "osuruk böceği" girdi. Bu böcek üzerime hiç konmadı veya ölüsünü hiç koklamadım ancak hiç de hoş olmayan bir kokusu varmış ve bu hoş olmayan ismi de ondan sebepmiş. Aynı zamanda hiç hoş olmayan bir gürültüsü de var bu böceğin. Geçenki karasinek macerasından elimde bir metod vardı ancak osuruk böceğini, meşhur kokusundan dolayı bir tarafı elimle kapalı kutu içerisine alamaz, yani laptop ekranına kondurtup orada hapsetme yönetimini deneyemezdim. Sol üstte görebileceğiniz gibi yapboz yaparken kullandığım seyyar lambam var. Odanın ışığını kapayınca osuruk böceğinin artık bu lamba etrafında döneceğini ve onla beraber pencereye yaklaştırıp, bir şekilde odadan kovabileceğimi düşündüm. Odanın ışığını kapamadan önce, kablosu biraz kısa olan bu seyyar lambamı uzatma kablosuna bağlayarak kendime muazzam bir hareket alanı oluşturdum. Işığı kapayıp, seyyar lambayı açtığımda müthiş birşey oldu. Elimdeki ışığın etrafında daireler çizmesini beklediğim böcek, bir iki turdan sonra lambaya konuverdi. Ben de o şekilde pencereden dışarı uzatarak, dışarıda sertçe birkaç kez salladım ve bu istenmeyen misafirden kurtulmuş oldum.

Evet, "Beyin Bedava!"... Son bir hafta içerisinde "zekamı kullanarak" geliştirdiğim iki "istenmeyen kanatlılardan kurtulma yöntemi"mi sizlerle paylaşmış oldum. Bu yöntemleri evinizde herhangi bir çekince duymadan kullanabilirsiniz. Bunun dışında, sizin de kendinize özel yöntemleriniz varsa lütfen yorum olarak bırakınız. Öyle işte, "zekalıyım" ama "amele" olacağım.

 

22 Haziran 2011 Çarşamba

42: Hayatın Çözülemez Sorusunun, Evrenin ve Herşeyin Yanıtı

Artık neredeyse hepimiz Facebook kullanmaktayız, hatta internetle pek alakası olmadığını düşündüğümüz insanların bile en azından bir Facebook hesapları olduğunu görmekteyiz. Facebook gibi, msn gibi anlık mesajlaşma ortamlarında ifade etmek istediğimizin karşı tarafta yanlış anlaşılmaması için genellikle ifade kullanmaya özen göstermekteyiz. Hatta ifadesiz yazılar bazen benim tarafımdan sert bir üslup, bir karşı çıkış olarak bile algılanmakta zaman zaman. Geçen gün, Facebook'taki bütün ifadeleri bulmak adına verdiğim uğraşta 42'ye rastladım. :42: yapınca, resimde de gözüktüğü gibi bir ifade oluşmakta Facebook'ta. Diğer rakamlarla da denedim, ancak hiçbirinde aynı sonucu vermedi, hatta harflerle deneyen arkadaşlarım bile oldu ancak sonuç yine aynı kaldı. İlk başlarda bu 42'nin acaba ne olduğunu pek önemsememiş hatta 42. yılı dolayısıyla (2011-1969=42) Facebook tarafından MHP'ye yapılan bir jest olduğunu düşünmemiştim tabii ki ama o şekilde şakasını yapıyordum. Dün akşam bu ifadeyi yeni gösterdiğim arkadaşım, acaba neden 42 diye sordu... Evet gerçekten neden 42? Hızlıca bir araştırmadan sonra, aslında bu 42'nin rastgele olsa da rastgele olmayan bir rakam olduğunu, birşeyler ifade etmekte olduğunu buldum, hiçbirşey ifade etmese de...


"The Hitchhiker's Guide to the Galaxy", Douglas Adams tarafından oluşturulan bir bilimkurgu çizgiroman serisi olup, sadece çizgiroman meraklıları arasında değil, bilim adamları arasında bile popüler olmuş. Bu seride, bir grup hiper-zeki "Hayatın Çözülemez Sorusunun, Evrenin ve Herşeyin Yanıtı"'nı bulmak amacıyla "Super Thought" adında bir süper bilgisayar üretiyor, ve bu yanıtı bu bilgisayardan istiyor. 7,5 milyon yıl sonra "Super Thought" yanıtı 42 olarak veriyor. Ancak burada bir problem oluşuyor, o da yanıtı 42 olan sorunun kendisinin yani, Çözülemez Soru'nun ne olduğu?

Bu sorunun ne olduğu kendisine sorulduğunda Deep Thought çözüm getiremez, ancak "Earth" adında, daha da güçlü bir bilgisayarın tasarımı için yardımcı olur. Programcılar, bu soruyu bulmak adına 10 milyon yıl süreli bir programlama yaparlar. 8 milyon yıl geride kaldığında bu süreç Galgafrinchaların beklenmedik istilasıyla engellenmeye çalışılır ancak asıl, bitime sadece 5 dakika kala Earth'ün Vogonlar tarafından yok edilmesiyle tamamlanamadan sona erer. Bu saldırının, hayatın anlamının bilinmesinin bütün kariyerini yok etmesinden çekinen Gog Halfrunt ve fizikçileri tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir.

Gerçek sorunun bilinmezliğiyle insanlık artık bunu aramak yerine nerden geldiği bilinmez bir öneriyle, Bon Dylan'ın "Blowing in the Wind" şarkısındaki gibi yanıtın "rüzgarın uğultusunda söylendiğine" inanmıştır.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Bob Dylan - Blowing in the Wind

Bir adam kaç yoldan geçmelidir?
Sen ona "adam" demeden önce...
Bir kumru kaç denizi geçmelidir?
Kumlarda uyumadan önce...
Evet, kaç defa daha toplar ateşlenmelidir?
Hepsi yasaklanmadan önce...
Yanıtı rüzgarın uğultusunda,
Yanıtı rüzgarın uğultusunda...

Evet, bir dağ kaç yıl var olmalıdır?
Denizle yıkanmadan önce...
Evet, bazı insanlar ne kadar daha varolmalılar?
Hepsi özgür olmadan önce...
Evet, kaç defa daha bir adam başını çevirebilir?
Göremiyormuş gibi yaptığı sürece...
Dostum, bunların yanıtı rüzgarın uğultusunda,
Yanıtı rüzgarın uğultusunda...

Evet, bir adam kaç defa yukarı bakmalıdır?
Gökyüzünü görmeden önce...
Evet, bir adamın kaç tane kulağı olmalıdır?
Ağlayan insanları duymadan önce...
Evet, ne kadar daha ölüm gerekecek bilmesi için?
Çok fazla insanın ölmüş olduğunu...
Dostum, bunların yanıtı rüzgarın uğultusunda,
Yanıtı rüzgarın uğultusunda...               


19 Haziran 2011 Pazar

Hangover 2!

Birincisini izlemeden ikincisini izlediğim filmler olmuştur. Hatta ortaokuldayken "Kimsesiz" adlı bir romanın önce ikinci cildini, ardından ilk cildini okumuştum. Perşembe günü, hem okulun bitmiş olması rahatlığı hem de gnctrkcll günü olmasından sebep ev arkadaşım Mehmet Can'la bir anda sinemada bulduk kendimizi. Fazla bir seçeneğimiz de yoktu aslında. Mehmet Can da izlememişti Hangover'ı ancak arkadaşının bu filmin ilki için "İzlediğim en komik film" yorumunu iletince, ikimiz de en iyi tercihin bu film olduğunu düşündük ve neticesinde Hangover 2'ye gittik.

İyiki de öyle yapmışız! Şimdi neden güzel diye soracak olsanız vereceğim geçerli bir yanıtım yok, hatta film arası geldiğinde Mehmet Can'a ekranı göstererek "Bu mu yani?" hareketi bile yaptım ancak ikinci yarısında birkaç sahneye o kadar güldüm ki, filmin sıkıcı taraflarını ve aptal senaryosunu unutuverdim. Koca salonda pek az kişiydik ve bizim dışımızdakilerin de film sonundaki reaksiyonları gayet güzeldi. Herkesin gözünde "İyiki gelmişiz" okunuyordu. Ama ben yine de o hataya düşmem, ve kesinlikle gidin izleyin diyerek herhangi bir filmi önermeyeceğim gibi bunu da önermem. Belki ilkini izleyip gerçekten beğenmişseniz, gitmeniz için güzel bir referans olabilir. Ben de yakın zamanda ilkini izlemeyi düşünüyorum büyük merakla.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Benim Özgürlüğüm, Senin Özgürlüğün

Sen? Örtülü kızlar üniversite kapılarında saçlarını açmadan giremiyorken susan, kamuda çalışamıyorken umursamayan, belki banane ben kız mıyım diyen, belki de ne olacak açsın da girsin diyen, işi özgürlükten koparıp salt dine vuran, hatta hiçbir bilgin olmadığı dinde örtü denen birşey olmadığını saçmalayan, aydınlığın sadece örtüsüz başlarda yer alabileceğini savunan,

Sen? Elverişsiz çalışma koşullarını protesto eden işçiler için nankörler olarak bakan, sendikalaşmaya giden işçilerini çıkartan şirketler hakkında hiçbir tepki koymadan yaşamaya devam eden, belki halin vaktin yerinde olduğu için belki de topuzun ağır bastığı tarafta olduğun için adaletsizliğe göz yuman,

Sen? Azınlıklara veya ülkenin farklı unsurlarına yapılanlar karşısında sadece izleyen, hatta içten içten destekleyen, kimisini dış güçlerin maşası, kimisini terörist olarak addeden, bazen hepimiz bir mozaiğiz diye kıvırmaya çalışan, bazen de kendini çoğunlukta görmenin rahatlığıyla "Ya sev, ya terket" restini çekebilen,

Sen? En ufak bir protesto girişiminde okulundan uzunca sürelerle uzaklaştırılan, belki bütün hayatı kaydırılan öğrenciler için iyi oldu anarşiklere, gomunistlere diyen, polis gaz bombasını atarken copunu indirirken içinden kıs kıs gülen, savunduğu protesto ettiği şeyin ne olduğunu merak bile etmeden doğrudan haksız konumuna koyan, hatta belki de öğrencinin ne işi var bu işlerle, okulunda okusun diyen,

Evet, sen!... Yarın, söz konusu olan senin özgürlüğün olacak. Ve sen başkalarının özgürlükleri karşısında böyle duyarsız kaldığın sürece, söz konusu senin özgürlüğün olduğunda yalnız kalan sen olacaksın!

14 Haziran 2011 Salı

Kapıdaki Tehlike: Büyük İstanbul Depremi

Yaklaşık bir ay önce Kütahya'da gerçekleşen depremin sarsıntısını hemen yan odadan hisseden arkadaşım, beni yeterince telaşlandırmıştı. Sallandığımızı söylüyordu, belki 1 hafta öncesine kadar bu haber bana pek de önemli gelmeyecekti ancak hemen o hafta Hidrolik dersi dolayısıyla zorunlu olarak dinlediğim seminerde ABD'de son 100 yılın en iyi 10 deprem araştırmacısından biri olarak seçilen Türk deprem mühendisinin söyledikleriyle birleşip beni endişeye sevketti.

Televizyonlarda sıkça depremin geleceğinden bahsediliyordu ancak bu konuda konuşan kişiler detaylar yerine veyahut neden geleceği ve neden bu kadar korkulması gereken birşey olduğunu izah etmek yerine alınması gereken önlemlerle birlikte, işte bilmem kaç yıl içinde olur, şu şiddette olur gibisinden salladıkları için pek fazla umursamıyordum. Nerden çıkarıyorlar bu söylemleri gibisinden düşünüp, kendimi, İstanbul'u pek de tehlikede görmüyordum.

Ancak düşündüklerim hiç de doğru değilmiş. 1999'da oluşan ve İstanbul'u da kısmen etkileyen deprem, fayın doğudan batıya doğru açılma sürecinin sonucuymuş. 99'dan önceki depremler biraz daha biraz daha doğuda olmuş yani bir sonraki muhtemel depremin İzmit'in batısında yani İstanbul'da olması bekleniyormuş. Fay fermuar gibi açılıp kapanıyormuş, açılmamış ancak açılmış uca en yakın yer ise 14 milyon civarı nüfusuyla İstanbul.

Bunun dışında bir istatistik daha var. Son 2000 yıl içerisinde İstanbul'da olan büyük depremler bir zaman grafiğine oturtulduğunda yaklaşık her 100-150 yılda bir büyük bir depremin olduğu görünüyor. Bunlardan biri de hatta 1509 yılında gerçekleşen Küçük Kıyamet. Sanırım ismi, ne denli birşey olduğunu belli ediyordur. Neyse burda asıl korkulacak olan son büyük İstanbul depreminin 1894'te yani 117 yıl önce gerçekleşmiş olması. Sadece buna bakınca bile kimse 50 yıl içerisinde deprem beklemenin pek de mantık dışı bir şey olduğunu savunamaz sanırım.

Geçmiş Erzincan depreminde, yıkılan ve ayakta kalan binalar üzerinde çalışma yapılmış ve HASSAN diye adlandırılan bir endeks çıkartılmış. Depremde hasar gören binalar hasar derecesine göre, hasarsız olanlar da katılarak kolon endekslerine göre bir grafik çıkartılmış. İzmit depreminden sonra da bu endeks kullanılarak binalara bakılmış ve doğruluğu saptanmış. Bundan önceki büyük depremlerin çoğu Adalar merkezli gerçekleşmiş ve bu sebeple İstanbul'un güneyi daha bir risk merkezi olarak kabul görülmekteymiş. Bu merkezlerden biri olan Zeytinburnu'nda 9bin bina bu endeksle kontrol edilmiş ve sadece ama sadece %5i oluşacak depremden hasarsız sıyrılabilecek derecede güvenli bulunmuş...

Bu yukarıdaki göstergeler, tabii ki de kesinlikle büyük bir İstanbul depremi oluşacağını göstermez. Ancak yukarıdaki verilerin üzerine yastığa kafa çok da rahat konulamaz sanırım. Bu muhtemel  Büyük İstanbul Depremi oluştuğunda 20bin binanın yıkılacağı, 100bine yakın insanın hayatını kaybedeceği, milyona yakın ise yaralı olacağı tahmin ediliyor. Gerçekten korkunç rakamlar. Felaket tellallığı yapıp, insanları paniğe sokmaya gerek yok ancak devekuşu gibi tehlikeyi görmezden gelip kafamızı toprağa sokacak da değiliz. Semineri yapan profesör mevcut binaların güçlendirilmesinin pek mümkün olmayacağı, şehrin kuzeye doğru taşınması gereğini, hatta Başbakan'ın kanal projesinin de biraz bunla alakalı olabileceğini söyledi. Bize ayrıca, bu şehirde yaşamanın pek de mantıklı olmadığını, mümkünse en çabuk yoldan terkedilmesi gerektiğini, olası bir büyük depremde çok büyük sıkıntılar yaşanabileceğini söyledi..

Benim blog sayfam olmasına rağmen bunlar sadece katıldığım bir seminerden çıkardığım notlardır ve kendi yorumumu katmadım. Zaten bu konuda birşey söyleyecek donanımda da değilim. Ondan dolayı umarım önemsenmesi gereken bir kişiden çıkan bu sözler gerekli yerlerden karşılığını alır ve çok geç olmadan İstanbul için birşeyler yapılır. Çünkü bu dünyada hiçbirşey bir hayattan daha değerli değildir.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir

Müsabakaya bir hafta kala transfer haberleri çiziliyor, Emenike Fener'le imzalamış deniliyor, yetmiyor sonra Emenike'nin yaşı büyükmüş deniyor, o da yetmiyor, eğer büyükse Bank Asya'da nasıl oynamış deniyor, DNA testi isteniyor ve neticesinde Emenike'nin Fenerbahçe'ye karşı oynamasına mani olunuyor..
***
Köyünde, üzerinde çok sevdiği Trabzonspor eşofmanıyla bir çocuk büyük bir aşkla bağlı olduğu Trabzonspor'unun maçının sonucunu öğrenmek için bekliyordu babasının kahveden dönüşünü. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan kaçarak eve doğru koşan babasını farketmesi çok zor olmuyordu. Büyük bir heyecanla odasından kapıya koşuyor ve henüz babası varmadan açıyordu kapıyı. Yendik mi? diye soruyordu nefessiz. Evet yendik diyordu babası, Fener de yendi.

Trabzonspor'unun yenmesi yetiyordu ona, umrunda bile değildi ne Fenerbahçe ne de şampiyonluk. Oleeey be diye koşuyordu annesine. Yine kazandık!

7 Mayıs 2011 Cumartesi

"Çılgın" Proje

Son birkaç aydır basında yazılıp çizilmekteydi Başbakan Erdoğan'ın ülkemiz için düşündüğü Çılgın Projeleri... Kendisi açıklayana kadar basında gözüken birkaç modelle dahi karşılaşmıştık. Ne olduğunu hala anlayamadığım, ne işe yarayacağını tam olarak çözemediğim ve gayet de çirkin bulduğum iki boğaz köprüsü arasındaki platform, "bi fikrim var" yarışmasına girse dereceye bile giremeyecek olan Boğaz köprüsü üzerinden teleferik, Dubai'den çakma Marmara'da yapay ada projesi vs, vs... Ancak Başbakan tarafından birşey henüz söylenmediği için ve bir Çılgın Proje beklentisi doğduğu için ben de umutlu bir şekilde "Çılgın" Proje'nin ne olduğunu beklemeye koyulmuştum. Kennedy'nin aya çıkma projesi gibi ülkenin ufkunu açacak "Çılgın" bir proje bekliyordum. Evet, Amerikalıların aya gerçekten çıkıp çıkmadıkları hala tartışmalıdır ancak bu hedefe ulaşma uğrunda Amerika teknolojisinde gözlenen ilerleme inkar edilemez sanırım. Evet, aya adım atmak bir Amerikan rüyasıydı, bir nevi onların Çılgın Projesi'ydi. Tamam, aya çıkmak veya ona benzer çapta birşey beklemiyordum belki ancak gerçekten "iyi" birşey beklemeye başlamıştım...

Neyseki beklentilerim daha da büyümeden "Çılgın" Proje'miz açıklandı. Karadeniz'le Marmara arasında kanal açılıp boğaz trafiği oradan idare edilecek, çıkan hafriyatla ise denize bir havaalanı ve bir de yapay ada kurulacaktı. Bu ikinci boğaz projesi, tarih derslerinde gördüğümüz kadarıyla Osmanlı döneminde de düşünülmüştü. Ancak Don ve Volga nehirlerini birleştirmek, Süveyş Kanalı'nı açmak gibi o dönemin diğer çılgın projeleri gibi gerçekleştirilememişti. Söylediğim gibi o dönemin çılgın projesi, asırlar sonra ısıtılarak önümüze "Çılgın" proje olarak konmuş ve yapacağız! denilmiştir. Çıkan hafriyatla ise Marmara'ya bir havaalanı ve bir de yapay ada. Projelerin getirisi götürüsünü, ülke için ne kadar gerekli olduğunu tartışmayacağım. Ancak sadece ve sadece bir hafriyat işi olan bu projeyi tutup da insanların önüne "Çılgın" diye koyarsanız, insanların değer yargılarında bir sapmaya sebep olursunuz. Geçen akşam televizyonda basketbol izliyorken, genelde futbol maçları anlatan spiker sürenin dolmasına yakın gelen 3'lük için "Muhteşem bir üçlük!!" demişti. Oysa ki üçlüğün muhteşemi, berbatı olmaz. Üçlük, üçlüktür. Aynen bu şekilde sadece büyük çapta bir hafriyat projesi olan bu projeyi "Çılgın" olarak nitelemek tuhaftır. Yapılamayacak bir proje değildir, sadece biraz büyük çaplı bir hafriyat olacaktır, biraz zaman alacaktır, biraz daha fazla kişi çalışacaktır... Mühendislik açısından dediğim gibi bir çılgınlığı yok. Bunun yanında bazı otoriteler özellikle de Marmara Denizi'ndeki ekosisteme zarar verebileceği görüşündeler bu çılgın projenin. Bunun sebebiyse boğazda çift taraflı akıntı varken (yüzeyde Karadeniz'den Marmara'ya, dipte Marmara'dan Karadeniz'e), bu çılgın kanalda tek taraflı akıntı olacağı. Umarım, bu iş için kollar sıvanıp kazmalar vurulmadan önce bu noktalara da bakılır. Yoksa bu proje gerçekten de "Çılgınlık" olabilir.

6 Mayıs 2011 Cuma

Bir New York Rüyası

Bir %100 Türk üretimi aracın New York'ta, "Geleceğin Taksisi" ihalesinde son üçe kalacağını rüyamda görsem hayrola derdim. Çünkü sağolsunlar, ülkemizin milyarderleri ülke için birşeyler üretmek yerine küresel devlerin acenteliğini yaptıkları için ülkemiz sanayisinin bütün dalları gibi otomotiv de gelişemedi bugüne kadar.

Basında Karsan'ın modelinin New Yorklular tarafından çok beğenildiği, hatta Hollywood'tan da bir film için teklif alındığını ancak ihale sürecinde olunduğu için reddetmek zorunda kalındığı yazılmıştı. Ürettikleri taksi gerçekten de heyecan vericiydi. Geniş iç hacmi, ve güzel dizaynıyla diğer adaylara göre öne çıkıyordu. Ancak rakipleri Nissan ve Ford'tu. Ve sonuç olarak Karsan bu güzel modeline rağmen ihaleyi kazanamadı. Gerekçe olarak da tabii ki üretim gereklerinin yerine getirilip getirelemeyeceği hakkındaki şüpheler gösterildi. Ford ve Nissan gibi dünya devi ve yüksek güvenilirliğe sahip şirketlerin yanında Karsan da neydi? Benzer şey futbolda da var. Mesela, Mesut Özil Almanya yerine Türkiye'yi seçmiş olsaydı şu an Real Madrid yerine muhtemelen hala Werder Bremen'de, en iyi ihtimalle Bayern Munich'te olurdu. Ancak yine de herşeye rağmen, Karsan'ın sunmuş olduğu bu aracın ülke otomotiv sanayisinin ufkunu açacağına inanıyorum. Zaten şirket yetkilileri New York'u kaybettiklerini ancak dünyanın diğer metropollerinde bulunmak istediklerini belirttiler. Ne diyelim, inşallah bu rüya gerçek olur. Yoksa, ihracatımızın gözbebeği diye övündüğümüz Ford Connect'lerin, Türkiye yerine bundan sonra Romanya'da üretilecek olması gibi kararlara iç çekeceğiz bol bol!

Gafların Efendisi


"...Ali Sami Yen'de kiracılık yükümlülüklerini yerine getiremeyen Galatasaray yönetimi ve aynı şekilde bu arazide de karşı şartlarını yerine getiremeyen yönetim, hem Ali Sami Yen hem de..."
- TT Arena Açılışından

"Torunlarıma daha çok zaman ayırmak için milletvekili olmak istiyorum"
- Eski TOKİ  Başkanı, Yeni Milletvekili Adayı

"...Zaten Trabzonluların neredeyse yüzde doksanı ikinci takım olarak Galatasaray'ı tutar."
- Hangi takımlı olduğuna yanıt verirken

Yükselen yuhalamalardan dolayı, ilk cümlesinde üç noktayla birlikte ne söylemeye devam ettiğini tam anlayamadım. Ki bu yuhalamalar ülke gündemini yoğun bir şekilde işgal etmişti o zamanlar. Başta başbakan olmak üzere devlet erkanı bu yuhalamalar üzerine açılışı terketti. Galatasaray eski başkanı Adnan Polat stadyum yapımında kendini borçlu hissettiği devlet erkanına özür niyetiyle "Açılışa gölge düşürenler stadyuma alınmayacak" dedi. Başbakan, hemen ertesi gün parti gündeminde bu olaydan ve kendisine yapılan "nankörlük"ten yakındı. Hemen hemen herkes de bunu onayladı. Hatta daha da ileri gidip bütün o olanların bir komplo olduğunu iddia edenler de çıktı. Ancak kimse çıkıp da Galatasaraylıların düğün gününde söylenmeyecek laflar etmeye kalkışıp protesto fitilini yakan Erdoğan Bayraktar birşey söylemedi, söyleyemedi.

Eski TOKİ Başkanı yakın zamanda milletvekili adaylığı hakkında yaptığı ilginç yorumuyla birlikte yeniden kısa bir süreliğine gündem olmayı başardı. TOKİ işleri beni yordu, meclise yan gelip yatmaya gidiyorum dedi kısaca. Tamam, mecliste telefonlarla okey oynarken oylamaya kalkan yanlış elleri, aman başbakan geliyor diye doldurulan meclis salonlarını biliyoruz. Hatta belki de bu sebepten Erdoğan Bayraktar'a "dürüst" yakıştırması yapanlar da oldu. Haklıdırlar da, ancak özellikle benim gibi Trabzonlu olanların karşısında daha ciddi bir tehlike var, o da bu herif Trabzon'dan milletvekili adayı! Hem de Trabzon'dan 6 vekilden 4'ünü toplayacağı öngörülen AKP'den 2. sırada! Yani, bu adam mecliste Trabzon'u temsil edecek...

Ve gelelim en güncel gafına. Birkaç ay öncesine kadar Galatasaraylı olduğunu söyleyen bu adam, Trabzon'dan milletvekili adayı olunca bir anda Trabzonsporlu oluverdi. Tamam, aklı başına gelmiştir, hayırseverin biri gitmiş format atmıştır da bir Trabzonlunun olması gerektiği gibi Trabzonsporlu olmuştur diyeceğim ancak kendisine yöneltilen hangi takımlısınız sorusuna Trabzonsporluyum, ancak ikinci takımım Galatasaray'dır demiş, hızını kesemeyerek yukarıdaki açıklamayı da yapmıştır. Açıklamanın kendisi zaten gerizekalıca ve gerçeklerle yakından uzaktan ilgisi bulunmamakta, ancak gidip bunu Trabzon gibi bir yerde hele hele şampiyonluk yarışının verildiği ve gerilimin haftadan haftaya yükseldiği bir yerde söylemenin kelime olarak bir karşılığı bile yok! Hele bir de başbakanın Fenerbahçelilik damarı kabarmış ve 2004'teki gibi Trabzonluların canını sıkmaya başlamışken... Bir de bazıları çıkıp utanmadan Başbakanımız bize stadyum yapıyor, bu stadyumun yapılmasında büyük etkisi olan eski TOKİ Başkanı'nı Trabzon'dan seçip onurlandırmalıyız diyor. Sanki o yapılacağından bile şüphe duyduğum stadyumu babalarının hayrına yapıyorlarmış gibi. Başta Rize ve Kasımpaşa olmak üzere pek çok yerde stadyum inşa edildi bu dönemde. Trabzon gibi 7'den 70'e futbolun konuşulduğu, ülkenin yegane futbol kentinde stadyum yapılacaksa, bu devlet lutfettiği için değil, Trabzon bunu sonuna kadar hakettiği içindir. Şimdilik 12 Haziran'da hangi partiye oy vereceğimi bilmiyorum, zaten Trabzon'da değil İstanbul'da oy kullanacağım ancak umarım Trabzon'da oy kullanacak olanlar 2004 Yerel Seçimleri'ndeki gibi parti için değil de aday için oy kullanır ve şu adam Trabzon'dan milletvekili seçilemez.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Tadı Damağımda

Televizyonda saatini bilmediğim ancak normal saatinde veya tekrarı yayınlanırken odaklanıp kaldığım nadir programlardan biridir Vedat Milor ile Tadı Damağımda. Geçen yıl, Trabzon'a gittiğini haber alınca o bölümleri internetten bulup izlemiştim. Gittiği yerlerden gitmediğim tek yer ise Sürmene'deki Bozo Pide'ydi. Biz sadece "pide" deriz ancak yaygın kullanımıyla "karadeniz pidesi"'ni zaten Akçaabat'taki güzel peynirli ve kıymalılardan biliyordum. Özellikle peynirliler çok güzel olur. Yörenin güzel peyniri, kıtır hamur ve eşsiz tereyağı muhteşem bir lezzet patlaması yaşatır damaklara. İstanbul'da yaşadığım süre içerisinde de çeşitli "karadeniz pidesi" yaptığını iddia eden yerlerde yemiş, ancak aradığım tadı hiçbirinde bulamamıştım.

Bahar Tatili için Trabzon'a geldiğimde Sürmene ve Bozo Pide aklıma gelmişti ve önerimi babam gibi güzel mezgit buğulama için Giresun'a gitmeyi göze alabilen birine açtığım için hemen kabul görmüştü. Ben, babam, eniştem ve kuzenim pide için Sürmene'nin yolunu tuttuk. Yol sormayı hiç ama hiç sevmeyen, tatile giderken hiç bilmediğim yerler için arabada önüme harita açtığımda kızan babam, bu ilginç huyunu Sürmene'de de takındı. Hiç de küçük olmayan Sürmene'nin caddelerinde arabayla Bozo Pide'nin izlerini bulmaya koyulduk. İki tur attıktan sonra sonunda eniştem babamı birine sormak için ikna edebildi. Birine sormadan saatlerce bulamayacağımız bir yerde, bir ara sokaktaymış bu meşhur yer. Girdiğimizde önümüzde peynirli ve kıymalının yanısıra İstanbul'dan ve programdan aşina olduğum ancak Akçaabat'ta ve Trabzon'da hiç rastlamadığım "kavurmalı" pide seçeneği de vardı. Vedat Milor'un en çok beğendiği kavurmalı pide olduğundan, ben kavurmalı ve yumurtalı istedim, babam da bana uydu. Ancak kuzenimle eniştem muhafazakar davranıp peynirli istediler. Lakin buranın peynirlisi de Akçaabat'tan farklı, dikine bir şekilde değil, kıymalılarda olduğu gibi yuvarlaktı. Kavurmalı pideyi İstanbul'da tatmış, ne pidesini ne yağını ne de kavurmasını beğenmiştim. Çok çok kuruydu ve hamuru da kötüydü. Ancak Bozo Pide'deki kavurmalı pide seçimim çok güzel sonuçlanmıştı. Çok güzel bir kıvamda bırakılan pide içerisine kavurma ve tereyağı çok dengeli bir şekilde konmuş, ne aşırı yağdan dolayı lop, ne de tam tersi kuru olmuştu. Yumurtası da yerindeydi. Pideyle vazgeçilmezim çayla birlikte doya doya yedim, ve evet bu hayatımda yediğim en güzel pideydi. Zor beğenen babam da beğenmişti pideyi. Akçaabat'tan Sürmene'ye gittiğimiz 45 km. helal olmuştu artık bu pide uğruna. Kuzenim ve eniştem peynirlilerini beğenmiş, hatta Akçaabat'takinden güzel bulmuş, ancak tereyağının biraz fazla oluşundan şikayet etmişlerdi. Tatmadığım için birşey söyleyemeceğim, bir daha gitmek nasip olursa umarım tadabilirim..

Neyse notlarıma gelirsek, lezzete de fiyat/kaliteye de 5 yıldız veriyorum:)

17 Nisan 2011 Pazar

Ülkemizdeki Kadın-Erkek Eşitliği Üzerine..

Batı'da özellikle 19. yy sonlarında seslendirilmeye başlanan kadın-erkek eşitsizliği ve sonrasında gelen feminizmin ülkemize ne zaman etkimeye çalıştığı hakkında pek bir bilgim yok ancak 20. yy'ın ilk zamanlarında Halide Edip'i İzmir işgaline karşı toplanan kalabalığa konuşma yaparken buluyoruz. Baştan dibe erkek etkin bir toplumda bundan yaklaşık bir asır önce kalabalık karşısına çıkıp konuşmak muazzam birşey olsa gerek. Cumhuriyetin ilanından hemen birkaç yıl sonra Türk Kadınlar Birliği'nin kurulduğunu biliyoruz ve hemen sonrasından gelen belki de en faydalı cumhuriyet devrimleriyle kadınlara gelen seçme hakkı. 30'lu yıllarda ise günümüzdeki halini alacak hem seçme hem de seçilme hakkı verildi. O zamanlar pek bir etkin olan ve hatta uluslararası bir toplantı dahi düzenleyebilen Türk Kadınlar Birliği, bu hakkın alınmasıyla birlikte misyonunun tamamlandığı sebebiyle kapanmıştır. Devlet hükmüyle kapanmamıştır belki ancak yüksek söylentiye göre o dönem rejiminin muhalefete olan tahammülsüzlüğü üzerine kapatılmaya zorlanmıştır.

O dönemden bu yana, kadın-erkek eşitsizliği iyi yönde düzelmeye devam edegelmiştir şüphesiz. İlerleme her zaman ileriye doğru olmuştur ancak bugün, geçmişten bağımsız olarak ülkemizdeki kadın-erkek eşitliğine baktığımızda vahim sonuçlar görmekteyiz.Henüz yaklaşık 1.5 ay önce gerçekleşen Dünya Kadınlar Günü'ndeki iki açıklamayı görelim. Birincisi AKP Ünye Tanıtım ve Medya Başkanı Süleyman Demirci'den: "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ya satılıktır ya da kiralıktır...". Diğeri ise KOBİDER Genel Başkanı Nurettin Özgenç'ten: "...Eşitlik safsatasını savunanların realitede bunun böyle olmadığını kendileri de bilmekteler... Bu konuda bariz örnek vermek gerekirse; kadın erkek aynı lokantada, aynı çatal bıçakla yemek yerken neden ayrı tuvaletleri kullanırlar... ....Fiş prize eşit değildir... ...Feminist düşünceye sahip olanlar eşit yapacağız diye sokakları döktükleri bazı kadınları erkek yapamadılar fakat kadınlığından da çıkarmışlar ve maskaraya çevirmişler. Bazı kadınlar, bu gayretle kartala özenen papağan durumuna düşmüşlerdir."

Evet, yukarıda 2011 Türkiye'sinde şöyle ya da böyle makam sahibi iki herifin kadınlar hakkındaki iğrenç ötesi açıklamalarını gördük. Birincisi kadın-erkek eşitliğinden öte başörtüsü kullanmayan kadınları direkt olarak "kötü niyetli" kadınlar olarak etiketleyebilmiştir. İkincisi ise iğrenç bir cinselliği işin içine katarak, erkeği yüceltip kartal yapan kadını ise ona yetişmeye çalışma yolunda papağana dönüşen bir mahluk olarak nitelemektedir. Bunları söylerken de büyük ihtimalle pişkin bir gülümseme takınmış, kendiyle gurur duymuştur o eşsiz sözcükleri seçebildiği için. Çünkü onları anlatırken ona şakşak tutan adamlar çevirilidir etrafında. Hatta belki de kadınlar?

Bana göre, kadınlar kadın-erkek eşitliğinin önünde duran en büyük engellerdir. Kim ne derse desin o kadınlar erkek çocuğu daha bir bağırlarına basıp, kız evlatlarıyla bir eşitsizlik oluştururlar. Bunda bey tarafından bir erkek çocuk beklentisinin yaptığı etki de vardır elbette ancak bir kadının, bir annenin küçük bir kızken muhtemelen kendisinin de geçirdiği bir kardeşler arası eşitsizlik ve horgörülmeyi nasıl kendi kız evladına da gösterebildiği düşündürücüdür. Büyük ihtimalle onun kızı da, bir aydınlanmadan geçemediği sürece, kendi kız evladına da aynısını yapacaktır. Kız çocuğun aileye sıkıntı, erkek evladın ise rahatlık getireceği düşünülür. İlk çocuk eğer kız olmuşsa, hemen bir tane daha denenir. Yine mi olmadı, hadi bir kez daha. Erkeği bulana kadar vazgeçmeyecektirler. Benim ilkokul öğretmenimin birbirinden güzel 5 kızı vardı ancak bana göre tamamen erkeği bulmak adına giriştiği mücadeleyi 6. da kız olarak gelince bıraktı. Bazıları kız evladın "namus" olduğunu ve onu koruma sorumluluğunun aileye bir yük olduğu söyleyebilir. Ancak burda da büyük bir ikiyüzlülük söz konusudur. Şöyle ki, o ailenin erkek çocuğunun bir kız arkadaşı, bir sevgilisi olduğu aile tarafından gururla karşılanır. Ancak kızlarının bir erkekle yan yana yürümesi bile namusa bir leke olarak görünüp kulak çekilmesinden katline kadar giden cezalardan birini gerektirir. Burdaki ikiyüzlülük şudur ki, kendi erkek evlatlarının bir kız arkadaşı olmasıyla ve belki de kızla ilgili maceralarını büyük bir ilgi ve gururla dinliyorlarken o kızın da bir ailesi, ailesinin de bir namusu olduğunu unutuyorlar mu? Kendi değer yargılarında bile tutarsız oluyor, aman bizim kızımız değil ya bize ne anlayışına bürünülüyor. Bir genç erkekle bir genç kızın el ele tutuşması yasaksa eğer bu neden sadece tek tarafı endişeye sevketmektedir?

Geçenlerde bir haber vardı. 13 yaşındaki bir kız çocuğuna bilmem kaç kişi tecavüz etmiş. Tecavüz kendi başına zaten insanlık dışı iğrenç bir olayken, 13 yaşındaki bir çocuğa, birçok kişi tarafından, defalarca... O olaya karışmış ve yakalanmış kişilere müebbet hapis bekliyorken ve kız için, için için üzülüyorken edindiğimiz haberler insanlık karasıydı! Erkeklere, pardon hayvanlara verilecek cezanın mümkün olduğunca düşürülmesi için kızcağazı Adli Tıp'larda süründürüp psikolojisi bozulmadı raporu almaya çalışanlar, mahkeme salonunda bu hayvanları savunmaya çalışanlar... Sonuçta, erkekler bu insanlık dışı olaydan sonra cüzi sayılabilecek cezalarla ayrılıyordu! İşte bu erkek endeksli zihniyet kendini kadın üzerinde her zaman her yerde üstün yapabiliyordu.

Ülkemizde güzel örneklerin olduğu da söylenir, mesela ilk kadın başbakanımız Tansu Çiller. Amerika'da siyah bir liderin seçilmesi kadar büyük bir olaydır ülkemiz için. Ancak Obama ne kadar "siyah"sa, Tansu da o kadar "kadın"dı fikrimce. Çünkü Tansu Çiller için defalarca "Erkek gibi kadın ulan!" dendiğini duymuşumdur. Halide Edip de öyleydi. Erkek gibi kadındı! Kadınlığından sıyrılmış, erkek olmaya çalışan ancak çoğu papağanlaşan kadınlar içerisinden bir başarı hikayesiydi! Çünkü erkek gibi kadın çok övünülesi birşeydi kadın için! Erkek sözüydü geçerli olan, "Söz mü? Erkek Sözü.." herşeyin bittiği noktaydı... Onun için başarılı kadınlarımızın bile tam olarak kadın oldukları söylenemez maalesef...

Benim kadın-erkek eşitliği hakkındaki görüşüm, ne mecliste kotaların işlediği ne de kadını erkeğe eşitlemek için erkeği aşağılamak üzerine kurulu. Ben olayın ailede başladığını düşünüyorum. Bu sorun pozitif ayrımcılıklarla değil, çoğu problem için geçerli olduğu gibi ancak ve ancak aile vasıtasıyla çözülür. Aileler, erkek ve kız çocuklarına eşit mesafede kalabilir ve namus denilen töre denilen kavramın dozajını düşürüp, hiç değilse bu dozajı erkek ve kız çocuklarına eşit şekilde uygularlarsa bu sorunun çözülebileceğine inanıyorum. Bazılarının aksine kadın-erkek eşitliğinin mecliste %50 kadın milletvekili sayısıyla değil, toplumsal bir anlaşmayla var olabileceğini savunuyorum.

Neyse bu karanlık konuyu Bozbaykuşların 8 Mart'ta açtıkları eğlenceli pankartla bitirelim :)


4 Nisan 2011 Pazartesi

7 için 7'de 7!



Dikkat ettim de Ankaragücü maçından itibaren yazmıyormuşum buraya. Oysaki Ankaragücü maçının ardından hala 7 puan önündeydik Fenerbahçe'nin, ve hala liderdik. Ancak keyfimiz kaçmıştı bir kere! Evimizde, özellikle Fenerbahçe maçı öncesindeki o maçta puan kaybetmemeliydik.. Ama oldu bir kere, hatta arkasına Fenerbahçe'ye de kaybettik. Gittik üzerine içerde Antalya ile de berabere kaldık! Sivas'ta 85'te, Manisa'da 87'de kazandık, geldik Kayseri'yle 3-3 kaldık... Ve hiç ama hiç puan kaybetmeyen Fenerbahçe, İnönü'den Ferrari'nin intiharıyla TT Arena'dan ise ne olduğu bile anlaşılmaz bir şekilde yine kayıpsız çıkmayı başardı. Biz de bu periyotta tek farklı galibiyetlerle devam ettik yolumuza. Biz kaybetmiyorduk artık, hatta 88'de, 90+1'de kazanıyorduk, Kasımpaşa ve Konya'yı ancak tek farkla geçiyorduk, hala zirveyi paylaşıyorduk ancak Fenerbahçe kaybetmiyordu! 10'da 10 dile kolaydı ilk yarıda 18 puan kaybeden bir takım için! Bizim kaybettiğimiz 9 puan normaldi belki ancak onların ikinci yarıdaki 9 maçta aldıkları 27 puan?




İşler sadece puan olarak kızışmamıştı aslında. Savaş yeşil sahaların da dışına genişletilip, basın da alet edilmeye başlanmıştı bu mücadeleye. Hürriyet, Vatan, Star gibi gazateler Fenerbahçe basını hüviyetine bürünmüş, spor yazarları, yorumcular sanki bir yerden talimat almışlarcasına Fenerbahçe lehine ve Trabzonspor aleyhine propagandaya başlamışlardı. Yıpratma savaşına girmişlerdi Trabzon'um ve diğer takımların üzerine.. Gençlerbirliği futbolcuları Fenerbahçe maçı ardından "Trabzon için oynadık", Burak Yılmaz aynı Gençlerbirliği futbolcuları için "Satılmış Köpekler" demişmiş... Ve en sonuncusu da dün akşam Bursaspor taraftarı Kadıköy'de "Şampiyon Trabzon!" diye bağırmış. Bu Bursaspor Trabzon karşısında acaba bu kadar istekli oynayacak mıymış?




Evet, dün akşam Fenerbahçe "nihayet" puan kaybetti. Bu vesileyle de Trabzonspor yeniden hakettiği liderlik koltuğuna oturmuş oldu sadece 7 hafta kala. "7 hafta kala 7. Şampiyonluk için 7'de 7" oldu artık sloganımız. Takımımız ikinci yarıda ilk yarının çok uzağında bir futbol sergiliyor ancak, ikinci yarının bu önemli kırılma noktasına Fenerbahçe'nin uğradığı bu puan kaybı bizleri nasıl gaza getirmişse futbolcularımızı, bütün camiayı da bu şekilde gaza getireceğini düşünüyorum. Aynı zamanda bu, Fenerbahçe için de bir moral çöküntüsü olacaktır şüphesiz.



Evet, artık bir elin parmaklarından biraz fazla maçımız kaldı. Galatasaray, Bursa, Eskişehir, Antep, Buca, İbb ve Karabük. ama öncelikle Galatasaray! Ne kendimizi ne de takımı strese sokmadan maçlara tek tek bakarak yürümeliyiz artık 7'ye. Hem Fenerbahçe'nin de mutlaka kaybedeceği puanlar var ve bizden önce kaybetmeye devam ettiği sürece biz 7'ye biraz daha biraz daha sıkı sarılmaya başlayacağız! Bu haftasonu özellikle Eskişehir-Fenerbahçe maçından aşırı umutluyum. Galatasaray galibiyetimizle birlikte 4-5 puana çıkacak olan fark bizi son düzlüğe birkaç boy önde taşır...

Kaldı 7!


24 Ocak 2011 Pazartesi

Şampiyonluğu "Ne Kadar" İstiyoruz?

Cumartesi saat 16:00'da ikinci yarının ilk karşılaşmasına, Ankaragücü karşısına çıkacaktık kendi sahamızda Avni Aker'de. Takım ilk yarıyı son sezonların rekoruyla 42 puanla bitirmiş, son 15 sezondan sonra ilk defa şampiyonluk için bu kadar iddialı bir konuma gelmişti.

Bilet satımına Çarşamba günü 11:00'de başlandı, ve arkadaşıma bilet bulabilmek için çıkar çıkmaz gitmiştim Biletix'e... Öyle ya şampiyonluğa giden takımın taraftarı 20bin kişilik stada sığamazdı, biletler karaborsaya düşerdi, insanlar stadyumda izleyemeyecek olmanın burukluğuyla otururlardı evde veya kahvehanelerde televizyonun karşısına.. Ancak öyle olmadı. Sadece 40 liradan satışa çıkan Kapalı Tribün biletlerini geçtim, 25 TL'den satılan Maraton biletleri bile tükenmedi. Tamam, maçın saat 4'te, erken vakitte olmasının sebebi olabilir bunda ancak babam şampiyonluk yıllarını anlatırken bilet almak için geceden battaniyelerle gidip sıraya girenlerin olduğundan bahsederdi. Ki o zamanlar hem bilet almak hem de stada girmek gerçekten bir çileydi. Saatlerce süren kuyruklar vardı. Ancak şimdi maça 5 dakika kala gelindiğinde bile çok rahat stadyuma girebilecek ve gidip kendi koltuğuna oturabilecek bir ortam varken, 20bin kişilik stadyumda şampiyonluğa oynayan takımın stadında sadece 15,752 taraftar oluyordu... İstanbul BB maçı için Olimpiyat Stadı'nda 60bin olan taraftar başka takımın taraftarı mıydı?

Maça çok girmek istemiyorum. Golü attıktan sonra özellikle ikinci yarının başından itibaren oyunu rölantiye alma çabamız ters tepti ve kiralık gönderdiğimiz Gabric'in golüyle 2 puandan olduk. Golü kendi ağımızda görmemizin tek sebebi Gabric değildir ancak kendi kiralık verdiğimiz futbolcunun sözleşmesine neden "Trabzonspor'a karşı oynayamaz!" ibaresi konmaz? O futbolcunun kendi takımına karşı dahi olsa kendini göstermek adına iyi oynamaya çalışacağı düşünelemez miydi?

Maçtaki puan kaybı için yine bahane değildir bu ancak neden gündüz maçı oynuyoruz? Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gece maçı oynayacak diye biz gündüz maçı oynamak zorunda mıyız? Evimizde puan kaybettiğimiz 3 maçın 2'sinin gündüz maçı olması sadece bir tesadüf müdür? Veya 2 sezon önce şampiyonluktan kopmamıza vesile olan Konya, Denizli, Belediye maçlarının gündüz maçı olması?? Buna bir çare bulmalı yönetim ve maçları 7'ye almak için bütün kanalları kullanarak ciddi bir girişimde bulunulmalı...

Taraftara gelecek olursak... Gole kadar yine fena değildik ancak golden sonra gerçekten de 2 sezon öncesinin ruh haline bürünüverdik hepimiz. Kaçan gollerden sonra gelen homurdanmalar, Burak'ın kötü performans gösterdiği maçta oyundan çıkarken ıslıklanması (sanki takımın en skorer oyuncusu değilmiş gibi), başta Trabzonlu Gençler grubu olmak üzere taraftar gruplarının takıma destek olmak yerine bağırmayan Maraton taraftarına tepki koyup ortamı germesi... Bunlar gerçekten de şampiyonluğa oynayan takımın seyircisine yakışmayan hareketler. Ve de maç sonu... Puan kaybı yaşanılan maçtın ardından Ankaragücü taraftarına sevgi gösterisi yapan Trabzonlu Gençler'in amacı neydi, anlayamamış olanlardanım. Nedir bu Ankaragücü sevdası? Kimle kardeş kulüp oldukları unutuluyor mu onlarla "kardeş" olmaya çalışılırken? Tamam, kavgaya dövüşe karşıyım, küfüre de karşıyım ancak "normal" olamaz mıyız? Ankaragücü taraftarı ile girilen bu sevgi gösterisine diğer bütün tribünler ıslıklarla tepki koydu, ve Trabzonlu Gençler'in buna daha beter bir tepki koyması gerçekten de hiçbir şekilde anlaşılır değildi... Korkarım ki bu gruplar ve tribünler arası oluşan hoşnutsuzluk önümüzdeki lig maçlarına yine su yüzüne çıkacaktır. Belki de Mustafa Denizli'nin dediği gibi birşey yapıp Trabzonspor'un içsaha maçlarını Trabzon dışında bir yerde oynaması gerekiyor.....

Taraftarın bu çirkin görüntüsünün yanında, hatta belki de taraftarın bu tepkileri koymasının bir sebebi var ki o da takımdaki bazı futbolcuların lakayıt tavırları. Son 17 maça girdiğimiz periyotta artık her maçın bir final havasına geçmesi gerekirken, başta Jaja ve Burak olmak üzere oyuncularımız üzerine bir rehavet, bir boşvermişlik var. Ve aslında taraftarın ıslıkladığı kaçan pozisyonlar veya uçan 2 puan değil ancak takımdaki bu ruh hali.. Aynı taraftar 0-0 biten Eskişehir maçının ardından takımı çok güçlü bir şekilde alkışlamıştı çünkü.. Şenol Hoca'nın ne yapıp edip takımı bu havadan sıyırması gerekmektedir. Bir de Brozek kardeşlerin kadroda dahi olamamasının sebebi hikmetini merak etmiyor değilim. Eğer bu oyuncular takıma bir katkı veremeyeceklerse neden transfer edildiler? Devre arası yapılan transferdeki amaç; takıma direkt katkı yapabilecek oyuncuların takıma kazandırılması değildir de nedir?

Herşeye rağmen bir haftayı daha geride bıraktık ve Bursaspor'un da puan kaynıyla 2. ile olan puan farkını korumaktayız. Haftaya, şerefsiz İstanbul basınının da haftalardır gerilimi yükseltmeye çalıştığı, ligin finali olarak göstermeye çalıştığı bir maça çıkacağız. İnşallah hepsi o enkazın altında kalır Pazar gecesi. Ama şunu da unutmamak gerekir ki ne o maçı alırsak şampiyonluğu ilan edeceğiz, ne de kaybedersek lige havlu atacağız. O maç bizim için değil, ancak ve ancak Fenerbahçe için bir final maçı olacaktır. Onlar için de aslında bir Tamam mı Devam mı maçı olacaktır. Unutmayalım ki o maçı kaybetsek dahi arada hala 4 puanlık bir fark olacak son 15 haftaya girerken....

Haftaya biz de; ben, Orhan, Ünsal ve Mehmetcan, inşallah takımımızı yalnız bırakmamak adına o büyük maçta Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda olacağız. Umarım kutsal topraklara zaferle döneriz!

Kaldı 16!

13 Ocak 2011 Perşembe

Vira Bismillah!


Bir yol hikayesi bu...

26 senedir yazılıp yazılıp çöpe atılan şiirler misali bir türlü kafiye tutturulup tamamlanamayan...
Her seferinde "bu sefer bitti" denilip her seferinde yarım kalan bir yol hikayesi.
Uzun ve soğuk geçen bir kışın arkasından "geldi çatti yazbaşi" denilerek,
"Gideyirum yaylaya, yaylayi yaylamaya" ile başlayan ama hareketlenmesi gereken yerde bir türlü hareketlenmeyen bir yol havası bu;
"Anam beni vay beni" diye biten, bitirilen...
Her seferinde, her vilayette ve dahi dünyanın dört bucağında, yedi düvelde alınan bir horon vaziyeti bu;
"Alaşağı" komutu geç verilen, "şimula"sı, "dik oyna"sı, "hayde hayde"si duyulmayan, bir türlü senkron tutmayıp, erken dağılan bir horon...

Bir sevdalık hikayesi bu...
"Trabzon üstü Maçka, bizum sevduğumuz başka, yaprak gibi sararduk, tutulali bu aşka" misali...
Ama "Sevdaluk ede ede, yandi yürekler yandi, daha dayanamazuk, can boğaza dayandi" deyip koyulduk gene yola.
Öyle ya serde "deli horonu" oynamışlık var. Yaylayı, zirveyi görmüş uşakları oyalar mı ovalar?
"Gidelum değirmene öğütelum unlari, güneşe çevirelum şu karanluk günleri" dedik, yine yeniden.
Kimileri "sizden geçti sevdaluk" dediyse de aldırmadık.
Hem "Yağarsa yağmur yağar, biz zaten islanmişuk"...
"Gideyiruk uşaklar İstanbul seferine, Allah bizi gayirsun tez varalım menzile"
diye başladığımız 27. göçte menzili yarıladık şimdi.

Ey bu zor coğrafyanın çocukları:
Ardanuçlu Halil, Hopalı Musa, Hemşinli İsmail, Keşaplı Bahattin, Ordulu Cafer,
Çaykaralı İrfan, Sürmeneli Ahmet, Tonyalı İsa, Torullu Kamil...
Ve ey bu zor coğrafyanın zor çocuklarına yoldaş olanlar, renkdaş olanlar:
Antalyalı Murat, Mersinli Muhammed, Kütahyalı Ozan, Urfalı Hüseyin, Diyarıbekirli Yılmaz...
Demem o ki; Şimdi yolun kalanı için destur vaktidir.
Başladığı gibi; Akçaabat horonu kadar senkronize, kolbastı kadar coşkulu olma vaktidir.
Dursun Kaptan kadar dikkatli olma vaktidir.
Hem bunca seneden sonra bir şampiyonluk kesmez bizi...
Batıya mümkün olduğu kadar Batıya gitme vaktidir.
Sefer bizden, Zafer Allah'tan...

Vira Bismillah...

/Erdal Hoş